RSS

YILDIRIM TÜRKER / ADORNO “MINIMA MORALIA” ÜSTÜNE

16 Mar

‘Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz’

Adorno, başyapıtı olan ‘Minima Moralia’yı ‘eski çağlardan beri felsefenin asıl alanı olarak görülmüş ama onun yönteme dönüşmesiyle birlikte düşünsel ihmale, veciz keyfiliklere ve sonunda unutuluşa terk edilmiş bir bölgeyle; doğru yaşam öğretisiyle ilişkili’ olarak tanıtıyor, bu alana da ‘kederli bilim’ diyordu. Kitabın birinci bölümünün alınlığına da Ferdinand Kürnberger’in ‘Yaşam yaşamıyor’ aforizmasını oturtuyordu. Zaten kitabın altbaşlığı da ‘Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar.’
‘Minima Moralia’nın derdini ille de özetleyecek olsak 18. bölümün o ünlü aforizmasını tekrarlamak zorunda kalabiliriz: ‘Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz.’
Kendimi çaresiz hissettiğim, hayatı anlamlandırmakta zorluk çektiğim zamanlarda alışkanlık haline gelmiş. Dönüp dolaşıp Adorno’nun tam yarım yüzyıl önce yazmış olduğu bu baş döndürücü kitaptan bölümler okuyor ve sakin olmaya çalışıyorum. Gazetelerin, televizyon kanallarının hayatımızı bize tercüme ediş biçimleri üstüne düşünmek için bire bir, Adorno’nun yanında durmak.
Theodor W. Adorno, Yahudi soykırımının gelişini adım adım izlemişti. ‘İnsan Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi?’, dünyayı açıklama yolunda en önemsediği soru olarak kaldı. Toplama kamplarında yaşananlardan sonra hayatın ‘normal’e dönüşü, kültürün yeniden inşası ona inanılmaz geliyordu. Tiedemann, Adorno’nun olağanüstü yazarlık yeteneğinin,
o dönemi anlatmaya gelince bir işe yaramadığını, Adorno’nun utancının, Auschwitz konusunda şık metinler yazmaya engel olduğunu söylüyor. Bu konuda tekrarlarla üreyen sarsak bir retoriğin tuzağına düştüğünü işaret ediyor. 1950’lerde Adorno, Almanya’da insanlara toplama kamplarında olan biteni hatırlatmanın, geçmişin üstüne bir sünger çekilmesini engelleyici, bezdirici bir kin kışkırtıcılığı olarak görülmesini eleştiriyor. ‘Boş ve soğuk unutuş’tan dem vurarak geçmişin inkârının, kurbanların hatırlanma haklarını da gasp etmek anlamına geldiğini vurguluyor.
Daha sonra Alman ve bütün Batı kültürünün önde gelen ‘leitmotif’lerinden birine dönüşüp budalaca içi boşaltılarak hazır drama kalıbına dönüştürülen soykırım hikâyelerinin bezdirdiği insanlar olarak Adorno’nun o dönem seslendirmiş olduğu itirazı anlamamız belki çok zor olacak.
Auschwitz’in müthiş getirisiyle parlak bir pazara dönüşmüş olması, insanlığın tekamül etmişliğini, böylesine bir vahşetin bir daha asla yaşanmayacağı güvencesinin insanlık vicdanında mühürlü bir gerçekliğe dönüşmüşlüğünü kanıtlamıyor elbette. Görüyoruz.
Toptan gösteriye dönüşen hatırlama alıştırmaları, Adorno’nun sıcağı sıcağına sormuş olduğu o yakıcı soruyu hissetmeye, o soru üstüne, kurulabilecekse bir hayat kurma yolunda düşünmeye izin vermiyor. Faşizm de fi tarihinde parlak bir delinin kışkırttığı insanların geçici çıldırısına ad oluyor.
Oysa Adorno, ‘Auschwitz’den sonra yaşanır mı?’ sorusunu, kendini tüketmeyi göze alarak sormuştu. ‘Pekâlâ öldürülebilecekken kaza eseri de olsa kurtulan herhangi bir insan’ın nasıl hayatta kalabileceğini sorguluyordu. “Böylesi birinin var oluşunu sürdürmesi de, burjuva öznelliğinin asal ilkesi olan ve onsuz Auschwitz’lerin mümkün olamayacağı soğukluğu şart koşar.” Ona kalırsa bu soğukluk, ‘hayatı bağışlanmışların şiddetli suçluluğu’ydu.
Pekiyi ya hiç tehlikeye bulaşmamış olanlar? Adı, polis tarafından arananlar listesine bile düşmemiş olanlar nasıl başa çıkacaklar suçluluk duygularıyla? Adorno’ya kalırsa bu soruya inandırıcı bir cevap vermenin imkânsızlığı, Auschwitz’den sonra felsefe yapmanın imkânsızlığı anlamına geliyordu. Ama o, felsefeden hiç kopmadı.
Daha sonra sürgünde dostu Horkheimer’le birlikte ‘Aydınlanmanın Diyalektiği’ni yazarken de aynı sorunun karasularında yüzüyorlardı. İnsanlık, gerçekten insani bir düzleme ulaşacağına neden durmadan barbarlığa kayıyor? Marx’ın, uygarlık gerisingeri barbarlığa dönebilir kaygısı hakkında söyledikleri de acımasızdı; “Marx’ı dürten korkunun miadı dolmuştur. Gerileme çoktan yaşanmıştır. Auschwitz ve Hiroşima’yı yaşadıktan sonra gelecekte hâlâ böyle bir felaket beklemek, işlerin her zaman daha da kötüye gideceği yollu acıklı teselliye sarılmak olur.”
Adorno, “Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi” diyordu. Kültür endüstrisi merkezlerinde önbiçimlendirilmemiş her şeyin inandırıcılıktan yoksun bulunmasından, doğru olanın mükemmel örgütlenmiş yalan karşısındaki güçsüzlüğünden dem vuruyordu: “Ancak mutlak yalan doğruyu söyleyebilir bugün. Doğruyla yalanın ayrım yapmayı neredeyse imkânsızlaştıracak ölçüde birbirine geçmesi ve en basit bilgi parçasına tutunmanın bile bir Sisyphos emeği gerektirmesi, savaş alanında yenik düşen ilkenin mantıksal örgütlenme alanında zafere ulaştığının işaretidir. Yalanların uzun bacakları vardır: Kendi zamanlarının önünde giderler.”
Adorno, “Gözünüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir” diyor.
Sonra da bağlıyor: “Bütün, yanlıştır.”

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Mart 2009 in seçki

 

Etiketler: ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: